27 Ocak 2016 Çarşamba

Islak Ayak Testi


Koşu sporuyla bir süredir ilgilenen ve koşu ayakkabısı satın alırken internetteki verileri de inceleyen birçok kişinin karşılaştığı bir bilgiyi sizlere açıklayacağım. Islak Ayak Testi, ayak türümüzü belirlemek için yapılan bir işlemdir. Ayak türümüzü öğrendiğimizde, bu türe uygun üretilmiş koşu ayakkabısı alıp kullanarak hem ayak, bacak sağlığımızı korumuş, hem de koşu performansımızı da artırmış oluruz.

Aslında bu testle öğreneceğimiz, ayak çukurumuzun (arch) şeklini belirlemektir. Önce ayak türlerini öğrenelim.

Birbirinden ayrı 3 farklı ayak türü vardır; Beygir ayak, Ördek ayak, Kırkayak.
Yok şaka yaptım :)

1) Normal (Çukur) Taban (Normal/Medium Arch)
2) Çok Çukur Taban (High Arch)
3) Düz Taban (Flat Arch)

Peki, ayak çukurumuzun hangi gruba girdiğini nasıl belirleyeceğiz? Islak Ayak Testiyle. Bunu nasıl yapacağınızı anlatayım;



1) Tercihen düz bir tepsiye (yoksa bir leğene) sadece tabanını ince bir katman oluşturacak kadar su doldurun.
2) Ayak tabanınızın tamamını suya değdirin ve çıkarın.



3) Tercihen sarı saman kağıdına, yoksa boş bir beyaz kağıda ıslak tabanınızı basın ve kaydırmadan kaldırın.

Hepsi bu.
Kağıtta çıkan ayak izinize bakıp, ayak türünüzü belirleyebilirsiniz. Tabi doğru koşu ayakkabısını belirlemede tek etken, ayak türünün belirlenmiş olması değildir. Örneğin koşucunun kilosu, koşu tecrübesi, yağ oranı, biyomekaniği, koşacağı zemin ve mesafe bilgilerinin hepsi de hesaba katılmalıdır.


1) Normal/Çukur Taban : Eğer kağıttaki ayak izinizde, ayağınızın ortasındaki çukurun yarısını görüyorsanız, en yaygın ayak türüne sahipsiniz ve ayak çukurunuz, doğal bir şekilde vücut ağırlığınızı destekliyor ve yük altında normal bir şekilde içe basıyor demektir. Bazı içe basma durumları istenen bir şeydir ve doğal bir darbe emici olarak işlev görür. Bu ayak türüne sahip çoğu koşucu, istediği her tür ayakkabıyı giyebilir.

2) Çok Çukur/Yüksek Kavisli-Kemerli Taban : Eğer ayak iziniz, orta noktasında çok az bir temas gösteriyor veya hiç göstermiyorsa, yüksek bir ayak kemerine sahipsiniz. Koştuğunuzda ayağınız fazlaca içe dönmüyor olabilir fakat yeterince darbeyi emmiyordur. Bu ayak türüne sahip koşucular, mutlaka yastıklama (cushioning) veya dengeleme (stability) özelliği olan aykakabılar kullanmalıdırlar.  

3) Düz Taban : Eğer ayak tabanınızın izinin tamamı kağıtta çıkıyorsa, kuvvetle muhtemel koşarken ayağınız içe basıyordur. Bu bir darbe emici gibi hareket eder fakat ayağınızda fazladan yuvarlanma, ayaklarınız ve dizlerinize baskı yapabilir ve sakatlık riskini artırabilir. Çoğunlukla, çift yoğunluklu orta tabana sahip, destekleyici, daha geniş, ayak kavisinin olması gereken yerde iç yükseltiler olan yani daha fazla dengelemesi (stability) olan ayakkabılar önerilir.


Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com

18 Ocak 2016 Pazartesi

En Sağlıklı 6 Peynir Türü




Peynir, çocukluğumuzdan bu yana bize türü ne olursa olsun, faydalı diye önerilen ve yedirilen bir süt ürünüdür. Fakat birçok besinde olduğu gibi, peynirde de türüne göre vücudumuza ve sağlığımıza faydalı veya zararlı olabilecek birçok tür bulunuyor.

Mesela kaşar peyniri ambalajlarında, 11kg sütten imal edilmiştir gibi tüketici gözünde değer artırıcı ifadeler kullanılıyor. Peki, bu maliyet artırıcı nitelikler, sağlığımızı da aynı yönde artırıyor mu?

Vegan gibi katı bir beslenme rejimine sahip değilseniz, peyniri hayatınız boyunca tüketiyorsunuz demektir. Birçok salataya, yemeğe, çorbaya, sandviçe, kahvaltıya eklenen bu besinin hangi türlerinin  tercih edilmesi gerektiğini paylaşayım. Böylece sağlıklı yaşam adına, daha bilinçli bir peynir sever tüketici olarak doğru seçimler yapabilirsiniz.

1) Lor peyniri : Protein tozlarının hammaddesi de olan lor peyniri en düşük doymuş yağ oranına sahip peynir türüdür. Tuzlu ve tatlı lor olarak 2 çeşidi bulunan bu peynirin, düşük tuz/sodyum içeren tatlı olanını tercih ederseniz en iyi seçimi yapmış olursunuz. Smoothie'ler hazırlarken de harika bir yoğunlaştırıcı ve besin değerini artırıcı bir işlevi var.

2) Kuark peynir : Kuark da lor gibi düşük yağ oranına sahip olup, ona göre daha düşük tuz içerir ve büyük süpermarketlerde bulunabilir.

3) Ricotta : Düşük yağ içerdiği için Ricotta, en sağlıklı peynir türleri arasındadır.

4) Parmegiano Reggiano : Bu peynir, Parmesan peynirinin en kaliteli formudur, çünkü resmi Consorzio kalite çizgisini tutturabilmesi için katı testlerden geçirilir. Üretiminde kullanılan işlemler dolayısıyla, diğer birçok peynir türünden daha az yağ içerir. Adeta beton gibidir!

5) Süzme peynir / Feta peyniri : Keçi veya koyun sütünden yapılan bu yoğun tada sahip peynir de diğer peynir türlerine göre daha sağlıklıdır. Süzme peyniri süpermarketlerde, Feta peynirini Yunanistan ve adalarında bulabilir, gidemiyorsanız Çanakkale'ye uğrayıp gerçek Ezine peyniri alabilirsiniz.

6) Hellim peyniri : Keçi veya koyun sütünden yapılan diğer bir peynir türü olan Hellim ise Kıbrıs kökenli sağlıklı bir peynirdir. Düşük yağ oranı sayesinde erimeden kızartması yapılabilen tek peynir türüdür. Yalnız, modern üreticilerin ürettiği inek sütünden yapılan sağlıksız Hellim peynirini alıp yanlış yapmamak için ürünün etiketini dikkatle okuyun.

Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com

En Tecrübeli Atletimiz Safder Kartoğlu 89 Yaşında!



Safder Kartoğlu : Türkiye'de kendi yaş grubunda halen koşmaya ve yarışmaya devam eden en tecrübeli atleti (86 yaşındaki Osman Yavuz'la beraber), bugün 89 yaşına bastı. Doğum günü kutlu olsun ve dilerim bizlere ilham vermeye devam etsin! 

Bu değerli isim, #koşu #spor'unun yaşı olmadığının, ülkemiz koşullarına "rağmen" #atletizm'i tutkuyla seviyorsanız, her zaman bu özel sporu sürdürebileceğinizin en somut ve canlı kanıtıdır. Çevrenizde sizi spordan alıkoyan şanssız insanları geride bırakın ve emekliliğinizi hastane kuyruklarında ilaç baronlarından hap dilenen, son yıllarının her saniyesini ağrı ve acı içinde geçiren insanlardan biri olmak yerine, Safder abi gibi kendinize, vücudunuza ve ruhunuza yatırım yaparak, 89 yaşında bile 30 yaşındaki hem cinsinizden daha fit, sağlıklı ve mutlu olun.




Ayrıca Safder abi gibi ilham kaynakları sadece kendi yaşamlarını renkli ve dolu dolu hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda çevrelerine ve gelecek nesillere de bir "eser" bırakarak, dünyaya gelişinin bir sebebi olduğunu gösterip, üretkenliğini toplum, ülke ve dünyanın refahı için kullanırlar. Bu yüzden onun gibi isimler, çoğunluğun aşırı prim vererek kolay yoldan hayat standartlarını "ultra-lüks" seviyesine çıkaran ismi lazım değil spor branşı üyelerinin aksine, bugünlere en zor yoldan ulaşmış, toplumu tarafından tanınmamış, çevresindeki birkaç atlet harici değer ve saygınlık görmemiş, gerçek emek sahibi azınlıklardan biridir.


Kendinden daha genç ve tecrübesiz insanların "bu yaşta koşmak senin neyine, otur huzur evindeki yerine ve ölümü bekle" sözlerine kulak asmayıp, katıldığı sayısız yarışlara ve keyif dolu anılara her yıl yenilerini eklerken, Safder abi, karşılaştığı her genç sporcuya da tecrübelerini keyifle anlatıyor. Bildiklerini, yaşadıklarını paylaşırken sözlerinden hayatını ne kadar tutku ile yaşadığını kolaylıkla hissediyorsunuz.

Ayrıca şiir de yazıp okuyan bir şair olan çok yönlü atletimiz, sporcuların da romantik bir kalbi ve ruhu olabileceğini her fırsatta bizlere gösteriyor. Şimdi Safder abiyle tanışın, arkadaş olun, yarışlarda gidip takdir edin, değerini bilin ve çevrenizde sizi koşarak kendinizi geliştirmenizden alıkoyan herkese hayal ettiğiniz gelecekteki haliniz olan Safder abiyi örnek gösterin, onlar hastanelere ve kahvehanelere abone olsunlar, sizler koşu yarışı web sitelerine ve ödül kürsülerine...

Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com

16 Ocak 2016 Cumartesi

FİTELLA



Hem sporcularda, hem sağlıklı yaşam meraklılarında, hem de kilo verme hedefi olanlarda ortak görülen yaygın bir eksiklik, beslenme konusunda yapılan yanlışlardır. Özellikle de konu tatlı olunca, tüm hedefler kolaylıkla şaşar, fazla ve "boş" kaloriler, vücudumuzda zaten beğenmediğimiz bölgelerde depolanmak üzere yol alır.

Hem yemedikçe aklımız o tatlılarda kalır, hem de yedikçe her kaşıkladıktan sonra tartılınca pişmanlık duyarız. İşte bu konuda gördüğüm bir eksikliği gidermek amacıyla sizler için Fitella'yı geliştirdim.

Tatlı yerken bize zarar veren türde kalori almamalıyız. Bizi tok tutmalı, glisemik indeksi makul düzeyde olmalı, bunun için de içerisinde sukroz (sofra şekeri) olmamalıdır. Klasik sürülebilir fındık/fıstık/ceviz ezmelerinde çok yüksek oranda yağ vardır. Ayrıca üreticiler bunların içine süt tozu da koyarak, hem sağlıksız olan doymuş yağ eklemiş olurlar, hem de laktoz intoleransı olan (süt şekerine hassasiyeti olan) tüketiciler için gastrointestinal yan etkiyi de garantilemiş olurlar. Halk diliyle, bu tür ürünleri tüketen ve süt şekerine hassasiyeti olan sporcular, kolaylıkla ishal olup, antrenman öncesinde tüketmişse, antrenmanını veya yarışını berbat edecek kadar mide-bağırsak sorunları yaşarlar, eğer antrenman/yarış sonrasında tüketmişlerse, aşırı gaz yaptığı için uyku ve dinlenmelerini sekteye uğratmış, dolayısıyla toparlanmalarını geciktirmiş olurlar.

Peki neden vücudunuza bu kadar zarar veren, her kaşıkta kilo alma garantisi veren ürünlerden vazgeçemiyorsunuz? Çünkü hem sağlıklı alternatifi yok, hem de basit şeker, kokain gibi bağımlılık yapan bir maddedir. Evet, yanlış okumadınız, eğer bu tür ürünlerin kavanozu bittiğinde yenisini almak istiyorsanız, siz bir madde bağımlısısınız!

Tüm bunları yok edip, sağlıklı bir şekilde tatlı ihtiyacınızı giderebileceğiniz FİTELLA,
* Yedikten sonra pişmanlık duymayacağınız
* Çiğ malzemelerden üretilmiş, pişirilmemiş, böylelikle besin değerleri kaybolmamış
* Hem hafif, hem yoğun bir tadı olan
* İster kaşık kaşık tüketebileceğiniz, isterseniz kekinize pasta kreması olarak kullanabileceğiniz
* Sofra şekeri içermeyen
* Hayvansal ürün içermeyen (Fitella Recovery hariç)
* Yedikten sonra anında buzdolabına koyup sakladığınız müddetçe 1 haftaya kadar dayanabilen
* Yağ yaktırıcı
* Vücudumuzdaki serbest radikallerle başa çıkabilmek için ihtiyacımız olan antioksidanları içeren
* Gurme lezzetinde
* Kalorisi, piyasadaki kuruyemiş temelli kakaolu ezmelere göre çok daha düşük olan
* Sadece seçme ürünlerden oluşan doğal içeriğe sahip, katkı maddesi içermeyen
* Kas dokunuzu korumaya destek olan
* Demir içeriğiyle üşüme hissini azaltan ve performansı artıran
* Toparlanmayı hızlandırıcı etkiye sahiptir. (Fitella Recovery'de bu özellik 2 kat daha fazladır)

İÇERİSİNDE NELER VAR?
* Hurma (15-50TL/KG)
* Kuru kızılcık (Piyasada yaban mersini olarak satılır) (20-25TL/KG)
* Avokado
* Gurme kakao (%20 kakao yağı içerir) (60TL/KG)
* Gerçek bal (50TL/KG)
* Gizli toparlanmayı hızlandırıcı (Sadece Fitella Recovery'de) (~280TL/KG)

BESİN DEĞERLERİNİ ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?
* Miktarlar ve oranlar değişeceği için net rakam vermek mümkün değildir. Ancak,
* Yüksek oranda kaliteli karbonhidrat (hurma ve kızılcık)
* Yüksek oranda antioksidan (gurme kakao ve avokado)
* Dengeli oranda bitkisel protein (gurme kakao)
* Makul oranda kaliteli yağ (gurme kakao ve avokado)
* Demir, sodyum, magnezyum, fosfor, manganez mineralleri içerir.

FİTELLA'YI NASIL TÜKETİRİM? (Sağlıklı tüketim sıralamasına göre)
* Tek başına kaşıklayarak
* Yulaf lapası üzerine tatlandırıcı olarak
* Mısır ve pirinç patlağı üzerine sürerek
* Yulaflı/Çavdarlı/Tam Buğdaylı ekmek üzerine sürerek
* Simit/gevrek üzerinde
* Kek arasına veya üzerine pasta kreması yerine
* Milföy hamuruyla yapılan kruvasan içine dolgu malzemesi olarak

FİTELLA'NIN FİYATI NEDİR? (Tanıtım fiyatlarıdır, ileride değişebilir)
* FİTELLA 30TL (400gr)
* FİTELLA RECOVERY 45TL (400gr)

Piyasadaki favori ürünün içindekiler listesi ve uçuk besin öğeleri tablosu

Üstte paylaştığım görsel, neden FİTELLA'yı geliştirdiğimin sayısal ve sözel cevabıdır. Bir sağlıklı yaşam uzmanı olarak size önerim, bir gıdanın içindekiler listesinde ilk sırada ŞEKER yazıyorsa, o ürünü ASLA ALMAYIN, çünkü bunu alırsanız, düşmanınızın bile veremeyeceği zararı kendi kendinize vermiş olursunuz. İkinci önerim, bir gıdanın Besin Öğeleri tablosunda, karbonhidrat satırının altında ayrıca Şeker satırı varsa, bu gıdanın içine kuvvetle muhtemel TOZ ŞEKER katılmıştır, o ürünü almayın. Siz baklavanın üzerine toz şeker ekler misiniz? Eklemezsiniz. Karbonhidrat, zaten şeker demektir. Ayrıca şeker satırı varsa ve hele hele şeker satırında 56.7 GRAM gibi AŞIRI YÜKSEK MİKTARDA toz şeker kullanılmışsa, siz o üründen her kaşık aldığınızda, anında cildinizin kalitesi düşecek, kan şekeriniz tavan yapacak, karaciğeriniz çok yorulacak, şeker hastası ve kardiyovasküler (kalp-damar) sistem hastalıklarından en az birine sahip olmayı, ölçülerinizin bozulmasını, yağ olarak kilo almayı, erken yaşlanmayı, hücresel düzeyde deformasyonu garantileyeceksiniz. 


FİTELLA'NIN FİYATI MARKETLERDEKİ ÜRÜNLERE GÖRE NEDEN FARKLI?
* Çünkü beyaz şekerin kilosu 4.5TL, hurmanın kilosu türüne göre değişmekle beraber 15-50TL'dir.
* Büyük markalar, tonla hammadde alıp, en ucuz şekilde bunu fabrikalarda işleyip, 1 yıl açıkta bekletseniz bile bozulmayacak ürünler üretip marka ve ürününe göre %100 ile %10000 kar ederler. Fitella ise sadece doğal, özenle seçilerek düşük miktarlarda talebe göre alınan hammaddelerden üretilir.
* Kalite asla ucuz olmamıştır.

NASIL SİPARİŞ VEREBİLİRİM?
* http://www.fatihbuzgan.com web sitemin iletişim bölümünden bana e-posta göndererek hangi üründen ne kadar miktarda istediğinizi ve ad-soyad-açık adres-posta kodu-cep telefonu bilginizi iletin.
* Size hesap numarası içeren bir eposta ile dönüş yapılır.
* Ödemenizi yaptıktan sonraki gün üretimi yapılır, dondurulup en kısa zamanda verdiğiniz adrese alıcı ödemeli kargo ile gönderilir.

ÜRÜN BANA ULAŞANA KADAR BOZULUR MU?
* Ürün, siparişiniz üzerine o gün veya ertesi gün taze olarak üretilip, buzlukta dondurularak kargoya verileceğinden, size ulaşana kadar dayanma konusunda sorun olmayacaktır.
* Sizin yapacağınız, sadece ürünü teslim aldığınız anda buzdolabına koyup, ihtiyacınız oldukça tüketip, tekrar buzdolabında saklamanız olacaktır.

Takımların, grupların ve spor kulüplerinin talebi üzerine kişiselleştirilmiş (bitter çikolatalı, kuruyemişli, hindistan cevizli vb), hedefe göre (Antrenman öncesi, esnası, sonrası için, yarışlar için, spor kampları için vb) doğal ve sağlıklı ürünler hazırlanabilir.

Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com

28 Kasım 2015 Cumartesi

Nasıl iyi insan ve iyi toplum olunur?



Önce kendimize şu soruyu soralım; Bizi kötülükler, kötü haber ve bilgiler mi heyecanlandırıp mutlu eder, yoksa iyilikler ve iyi haberler mi? Uzun zamandır yaygın şekilde görülen şu ki, kötü olay, olgu ve kişilerden zevk alan, bu olgu ve kişileri yücelten (Hatta bazıları için tapan fiilini kullansak daha doğru olur) insanlar haline getirildik.

Neden getirildik? Çünkü sürü psikolojisine tam uyan yaşantılarımız var. Eskiden sürekli söz edilen örf, adet, gelenek ve göreneklerimiz vardı değil mi? Aslında hepsi hala var, fakat doğru ve işe yarayanları da var, yanlış olanları da var ve inatla sürdürülmeye çalışılıyor!

Hayatta mutlak doğrular vardır, artık kesinliği defalarca kanıtlanmış ve tekrar tartışması mantıksız ve vakit kaybı olan, dünyanın yuvarlak (hatta elips) olduğu, bir yılın 365 gün 6 saat olduğu ve bunun gibi birçoğu net ve doğru bilgi vardır. 

Diğer yandan "taşa basarsan hasta olursun", "sofrada gülünmez" ve daha birçok yanlış adetle de yetiştirilir ve bu yanlışları tüm benliğimizle kabul edip, hayatımız boyunca uygulayıp gelecek nesillere de yanlış şekilde aktarırız.

Şimdi perspektifi modern çağın bilgi araçlarından icat edilme sırasıyla gazete, radyo, televizyon ve bilgisayara çevirelim. Tüm bu araçlar, yeni keşfedildiklerinde modern çağın oluşup gelişmesi ve yaygınlaşmasında büyük olumlu etki sahibi olmuşlar ve bilginin değerini ortaya çıkarmışlardır. Dünyanın öbür ucunda yaşanan bir olay, yapılan bir araştırmanın sonucu ve her türlü gelişme her yere ulaştırılabilme özelliğini kazanmıştı. Böylelikle tüm haberlerin ve haber aktaranların, ne iletirse iletsinler, bizlere doğru bilgiler aktardıklarını düşündürmüşlerdir. Tabi bu bir zamanlar için doğru ve geçerliyken, her yeni icadın bir olumlu, bir de olumsuz yönlü kullanımı özellikle bu iletişim araçları için de geçerli olmaya başladı.

Bugün tv kanalı sahiplerine baktığımız zaman, sahiplerinin aslında zaten ülkeleri yönetenler ve ülkelerin gidişatına yön verenler olduklarını görüyoruz. Peki bu kadar büyük güç, yani hem ülkeyi yönetme, hem de halka her istediği bilgiyi inandıracak kitlesel iletişim araçlarının sahibi olma gücünün bileşimi yanlış ve ehli olmayan kişilerin elinde olduğunda tehlike doğurmaz mıydı? Elbette.

Sürünün başındaki koyun, henüz tecrübesiz, sağlıksız veya sakar ise, sürünün kalanı da onu takip edeceğinden sonları pek mutlu olamayacaktır. Aslında bugün yaşananlar da tam bu şekilde gerçekleşmektedir. Nitelikli olmayan fakat kendini nitelikli gibi göstermeye çalışan, parasal gücü elinde bulundurup buna bir de mevkisel gücünü ekleyen herkes, bir diğerine bazı bilgileri doğruymuş gibi inandırma amacındadır. 

Araştırmadan her şeyi doğru kabul eden kitleler de aslında olanlardan bihaber bir şekilde toplu yozlaşma ve katliama ortak olmaktadır. Peki tüm bunlar nasıl aşılabilir? Elbette bu birkaç cümle ile sınırlandırılabilecek bir yazının konusu değilse de (ve böyle bir yazıyı okuyabilecek nitelikle okur-yazar-algılar bir kitle bulmak da zorken) özet halinde fikir vermek en azından perspektif katabilmek adına fayda sağlayacaktır.

İyi insan, iyi birey, iyi eş, iyi ebeveyn, iyi işçi, iyi amir, iyi aile, iyi mahalle, şehir ve toplum olarak her şey değiştirilip düzeltilebilir.
İyi insan olabilmek için öncelikle şimdiye kadar her gün, her akşam, her gittiğiniz yerde (kahvede, işyerinde, evde, internette, misafirlikte, ziyaretlerinizde) adlarını zikrederek aslında kendilerine bilmeden prim verdiğiniz kötü yöneticilerin ve kişilerin bahsini bırakacaksınız. Olur mu öyle şey? Yani o kadar olay olacak ve biz bu yaşananları başkalarının da bilmesini sağlamayacağız, başımızı kuma mı gömeceğiz?

Öyle değil. Elbette okumaya, dinlemeye, araştırmaya ve çözüm üretmeye devam edeceğiz. Ancak şunu düşünün? Mesela bu yazıyı okuyan biri olarak 35-45 belki 55-60 yaşında bir vatandaşsınız. Tüm hayatınız boyunca konuştuğunuz siyaset ve yapılanların sonucunda, paylaşımlarınızın akabinde herhangi bir zerre kadar yanlışı doğruya çevirebildiniz mi? Ben cevaplayayım, HAYIR.
O zaman, şu özlü sözü hatırlayalım;

"Küçük beyinler insanlar, orta beyinler olaylar, büyük beyinler konular hakkında konuşur ve tartışırlar."

Doğru algıladığımızdan emin olmak için yine irdeleyelim; İyi birini (ister sanatçı olsun, ister bir vali olsun veya bir işçi olsun) büyük bir kitle sürekli konuşup bu kişiye dair bilgileri yaydığı müddetçe, tanınmışlığı ve hayran sayısı artar, değil mi? EVET
Aynı durum maalesef, kötü biri için de geçerlidir. Yani kötü birisi, hakkında ne kadar bahsedilirse, o kişinin kötü olduğu için daha geriye itilip etkisiz hale gelmesine sebep olmadığı gibi, aksine daha popüler, takipçisi olan, bir yandan yeni hayranlar da kazanan (çünkü popüler olan, kötü de olsa  beğenilendir!) biri haline gelir.

Size daima olumlu ve faydalı bilgi veren, sizi geliştiren paylaşımlarda bulunan insanları takip edin, izleyin, dinleyin, okuyun, görüşün, buluşun, vakit geçirin. Ünlü, zengin veya makam sahibi olmasalar bile size değer katacaklarından emin olabilirsiniz.

Kendinizi geliştirdiniz diyelim, ya eşiniz? Siz sinemaya giderken eşinizi götürürken, bisiklet turuna çıktığınızda da eşinizi götürüyor musunuz? Yoksa onu bu zevkten ve sosyalleşme aracından mahrum mu bırakıyorsunuz? Konsere eşinizle giderken, havuza yalnız mı gidiyorsunuz? Yüzme bilmiyor mu? Kursa kaydettirin!

Eşinizle hayli uyuşan ve her şeyi beraber yapan bir çiftsiniz diyelim. Çocuğunuzun bu uyumu hissetmemesi ve bundan mutlu olmaması mümkün değil, bu zaten doğal bir durumdur. Peki, çocuğunuza doğruları öğretiyor musunuz? Yoksa doğruların kişiye ve koşullara göre değişebileceğini her davranışınızla alıştırıp kaypak bir birey olması için elinizden geleni yapıyor musunuz? Kurnazlık bir zeka göstergesi değildir. Kurnaz insanların başarılarının daima kısa süreli olduğunu görebilirsiniz.

Bu durumda önce kendiniz, sonra eşiniz/partneriniz, sonra da çocuğunuzu mutlak doğrulara göre eğitip, artık kötü yönde kullanılan kitlesel iletişim araçlarından mümkün mertebe uzak durup, sadece kendi istediğiniz bilgiye erişip, diğer bilgi kaynaklarıyla tarafsızca kıyaslayabileceğiniz interneti faydalı bir şekilde kullanarak ve yaptığınız güzel iş ve davranışları, çevrenize de paylaşıp, onlarda umut, yaşama sevinci ve barış hislerini artıran, heveslendirip güzel işler yapmalarına dolaylı yoldan katkıda bulunan insanlar olarak iyi bir toplum olma yolunda somut adımlar atabilirsiniz.

Fatih Buzgan
Yaşam Koçu - Araştırmacı Yazar


Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com

Günde 4 Antrenman?



1.5 yıl kadar önce bir koşu kampı düzenleyip bunun etkinliğini facebook'ta oluşturmuşken, ülkenin çok bilmiş triatlon antrenörlerinden biri, etkinlik sayfamda katılımcılara 2 günde 4 antrenman yaptıracağımı okuduğunda, kendini kaybedip,
"Bu nasıl bir antrenörlüktür? Hangi kitapta 2 günde 4 antrenman yapıldığı yazıyor? Bunun bilimsel bir açıklaması var mı?" benzeri komik bir gafta bulunmuştu. Acı tarafı ise bu kişinin küçük yaşta birçok sporcusunun bulunmasıydı.

Antrenman ile yarış, tecrübesiz sporcu ve bazı antrenörlerce daima karıştırılan iki çok farklı olgudur. Yarış için antrenman yapılabileceği gibi, antrenman için de yarışılabilir (hedef yarış başka bir etkinlik ise). Ancak, antrenman = yarış eforu DEĞİLDİR. Bazı orta ve ileri düzey atletlerde yarış eforunda antrenman yapıldığı görülebilir ve bu verimli bir yöntemdir fakat her gün ard arda yarış eforuyla aynı mesafeyi antrenmanda geçmeniz mümkün müdür? Sağlıklı mıdır?

Günde 4 antrenman dahi yapabilirsiniz, eğer ileri düzey bilginiz varsa, vücudunuzu tanıyorsanız ve büyük hedefleriniz varsa tabi. 4 antrenmanın hepsinin de sizi yere düşürecek zorlukta olacağını düşünmek mantıklı değildir.

Hala gözünde canlanamamış olanlar için 1 günde 4 antrenman nasıl yapılır örneğini yazayım;

1) Sabah jog koşusu
2) Öğlen direnç çalışması
3) Öğleden sonra kuvvet çalışması
4) Akşamüstü hız koşusu

Bu durumda ne imiş? 2 günde de, 1 günde de 4 antrenman yapılabiliyormuş. Bu konuda daha birçok örnek verilebilir. Tabi böyle bir antrenman formatı sedanter birey için uygun olmayabilir, antrenör gözetiminde yapılması önerilir.

Makalede kullandığım fotoğrafımda göreceğiniz üzere, Dresden Maratonu finishimde o an ne kadar gücüm kaldıysa, hepsini (%100'ünü) ortaya koymuştum, tabi bu bir yarış ve yarıştaki süremi ve sıramı belirleyen son metrelerdi. Rakibimle ikimizin yüz ifadelerimizden de eforumuz anlaşılıyordur. Eğer her antrenmanınızda bu yüz ifadesine erişip, %100 efor sarf ederseniz, hiç merak etmeyin, bir süre sonra ya sakatlanırsınız, ya da sürantrene olursunuz.

Antrenmanın, yarış eforu anlamına gelmediğini ASLA unutmayın. Bütün hızlı koşucular, antrenmanlarında aynı zamanda yavaş koşabilen sporculardır.

Faydasını göreceğiniz diğer makalelerim için buraya tıklayın.

Herkese bol antrenman dolu günler.

Fatih Buzgan
Online Kişisel Antrenör, 2:45 Maratoncu, Half Ironman


Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com

21 Ağustos 2015 Cuma

Aslının Suçu Ne?



Yayınlandığı günden beri hala konuşulmakta olan, henüz gündemden düşmemiş olan bir konu, Aslı Çakır Alptekin'in doping yaparak şampiyon olması. Kötü haber cazibelidir, dikkati üzerine çeker ve çabucak yayılır, herkesin içindeki enerjisini ve vizyonunu ortaya çıkartır.

Bu ne ilk, ne de son doping haberi olacaktır. Özellikle de iddia ediyorum, Türk sporcuları ve doping ikilisi daima beraber anılacak iki bilgi olarak haber manşetlerinde yer almaya ilelebet devam edecektir.

Nedenlerini birkaç madde ile sıralayacağım, dikkat, bunun içinde kendiniz de yer alabilirsiniz, çuvaldızı kendinize batırmadığınız müddetçe iğneyi başkasına batırmayın.

1) Spor, bizim kültürümüzde var olmayan bir olgudur. Eğer tv karşısında veya tribünde otururken 90 dakikanın 80'inde küfür ederek, yüksek desibelden bağırıp çevreye olumsuz enerji ve rahatsızlık yayarken spor yaptığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

2) Spor giyinip, spor araba kullanarak da sporcu olunmuyor, veya seri üretim motorlu aracını modifiye ettirip, özellikle de soba borusu egzoz taktırıp "spor görünüm ve hava" kattırarak da sportif bir hayata erişemezsiniz. Mahalle arasında 30km hız sınırı varken, her virajı patinaj çekerek geçmek de sportif kimlik kazandırmıyor, maalesef.

3) Saltanat misali edindiğiniz futbol veya basketbol takımı taraftarlığınız, her yıl bu kulüplere diğer fanatiklerle beraber milyon dolarlar kazandırsa da, siz, tuttuğunuz takımın bir sporcusu maçı, karşılaşmayı kazandıran bir gol veya basket attığında veya ferdi olarak birinci geldiğinde her seferinde şiddet seviyesinde bir desibelden bağırıp haykırırken, arkadaşlarınızla arabalara atlayıp bütün şehirde veya mahallede sürekli korna çalıp bir de amaçsızca doğaya karbon gazı salarken, trafiği kilitlerken iyi bir taraftar veya sporcu hayranı da olamıyorsunuz.

Çünkü;

Uğruna kurban olacağınızı samimiyetsizce söylediğiniz sporcu veya sporcular, başarılı olduklarında size göre bir yöntemle sevinirken, başarısız olduklarında düşmanınız haline geliyorlar ve o kişiyi doğuran ailesine, inandığı dine ve kutsal kitabına tecavüz edecek kadar ileri giden sapkın cümlelerde nefretinizi kusuyorsunuz.

Aslında sizin önemsediğiniz oradaki sporcu değil, o kişilik, o benlik, o birey değildir. Sizin önemsediğiniz şey, kendi duygu durumunuzu değiştirebilecek kadar ilgi gören bir kaynağın sizin enerjinizi yönetmesine izin vermenizdir. O kaynak (sporcu) başarılı da olsa siz gürültü yaparak enerjinizi atarsınız, başarısız olsa da, küfür edip, etrafa zarar vererek enerjinizi atarsınız, bir nevi ruhsal masturbasyon, rahatlama halidir.

Buraya kadar hayran ve fanatikler açısından ele aldık.
Demek ki sporcuyu taraftar ve hayran tarafında takan yoktur. Bu durumda sporcu önemli mi? Değerli mi? HAYIR.

Bir sporcu, gelişimi esnasında birçok zorluk ve engelle karşılaşır. Bunu branşına, hedefine, koşullarına göre çok çok veya çok sayıda olarak düşünebiliriz. Az zorlukla karşılaşmış şampiyon bir sporcu bulmanız neredeyse imkansızdır. Fakat engel durumu bizim ülkemiz gibi gelişmemiş ülkelere hastır.

Zorluk ve mücadele, sporun içinde vardır ve var olacaktır. Zoru sevmeyen insanlar başarılı sporcu olamazlar. Fakat zorluk başka, engel başka birşeydir. Engel, olmaması gereken, moral ve motivasyonu bozan üst seviyede bir zorluktur ve yapaydır, insanlar tarafından oluşturulur, aynı 110metre engelli koşusu gibi. Orada pistteki engelleri insanlar oluşturup yerleştirirler. Fakat bir ultramaraton yarışının geçtiği dik arazi parkurunda engel değil, zorluk vardır ve hepsi de aşılabilir.

Bir sporcu doğduğu andan itibaren, diğer tüm sedanter (halk diliyle hareket etmeyen, hımbıl) bireyler gibi yetiştirilmesi esnasında "yapma- etme, yapamazsın, yaşın küçük, sen uygun değilsin" gibi önyargılı ve yanlış yerleşmiş geleneklerle büyütülür ve özgüvenleri, üretkenlikleri köreltilir. Suçlu kim? AİLELER, EBEVEYNLER.



Sporcu olacak çocuk okula gönderilir, sporu içine alan ders olarak zannedilen Beden eğitimi dersinde, ya öğretmen gelmez, ya gelir birşeyden anlamaz, ya birisi bir soruna sebep olmuştur, öğretmen ceza verir ve tüm sınıf eşofmanlarıyla bütün ders saati boyunca (45-90 dakika) ders sıralarında hareketsiz oturmaya zorlanır veya birkaç top verilir ve öğrencilerin tekniğini öğrenmeden, kurallarını bilmeden birbirlerine top atıp sakatlanmaları izlenir. Suçlu kim? GELİŞİMSEL OLMAYAN BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİ VE MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI

Sporcu olacak çocuk ergenliğe girer ve haliyle onun halinden anlayabilecek bilgi, yetkinlik ve tecrübeye sahip bir kişi bile olmadığı için herkes tarafından aşağılanır. Sevgilisi, ailesi, öğretmenleri, rehberlik öğretmeni dahil. Ailesi, notları düşen derslerini göstererek, "oğlum okumayacaksan baban tamirciye versin seni, ya da git en azından spor bölümünü bitir, orada olmayan beynini kullanman gerekmeyecek, senin gibi tembellerin yapabileceği tek bölüm orası. Bari elinde bir lise diploman olsun" gibi ebeveynlerin cehaletini ve sığlığını ortaya koyan monologlar gelişir ve sporcu olacak öğrenci, kendisinin gerçekten gerizekalı olduğunu düşünmeye başlayıp bu aldanışla spor bölümünü seçer. Oradakiler de ondan farklı değillerdir. Halbuki birçoğu doğru yönlendirilse, bambaşka mesleklerde başarı gösterebilecek bireyler olabileceklerken hepsi de gün boyu resmi okul kıyafeti giymek yerine eşofman giymenin ve top peşinden koşturup analitik düşünmek zorunda kalmamanın konforunu kısa bir süre için yaşarlar.

Lise biter ve spor akademisi sınavlarında ilk defa sağlam sportif performans beklentisi ile karşılaşan öğrenci, kendini askerde gibi hisseder. Nasıl 3000 metreyi x dakikada koşacağım, nasıl şu kadar mekik, şu kadar şınav çekeceğim diye kara kara düşünürken, aldığı kiloları fark eder. Bir spor okuluna veya hocaya verilir, akademi sınavlarına hazırlanır. Bazısı kalır, (eğitmeni bilinçliyse) bazısı geçer.

Bir şekilde akademiyi okusun okumasın, mezun olsun olmasın, artık bu gencin yapabileceği tek şey sporculuktur. Sporculuk? O da ne? Öyle bir meslek mi var? VAR (medeni ülkelerde) Peki ne yapar bu birey? Özellikle de o kadar yıl analitik düşünmeden uzak tutularak vakti öldürülen ve akademi sonrası öğretmen olabilmesi için yine analitik sorularla dolu bir sınavı geçmesi gereken, geçse bile ardından atanmayı bekleyen. SUÇLU KİM? ÖSYM

Eh bu kadar engel bile öğretmenlikten vazgeçmeyi veya onu da deneyeyim ama öğretmen olarak atanıp hesabıma para yatana kadar yaşamam ve kazanmam gereken diyen sporcu, yarışlara katılıp para kazanmayı, öne çıkıp ünlü olmayı, yurt dışında kendini gösterip "paçasını kurtarmayı" aklına koyar.

Paçayı kurtarmak deyimi en çok sporculara yakışır. Çünkü gerçekten de hepimiz, paçamızdan aşağı çekilen, yükselmemiz engellenen bireyleriz.

Sporculuğu meslek olarak kabul eden yok ( = Saygınlık yok)

Sporcu, özel bir kurumda antrenör olmayı seçse, şehrin en lüks otelinin veya en büyük spor salonunun antrenörü de olsa maddi olarak hayatını konforlu şekilde sürdürebileceği kazancı yok ( = Değeri yok)

Bazı maddelerde özellikle atlet olarak düşünmenizi istiyorum.

Sporcunun sağlıklı ve motive şekilde düzenli antrenman yapabileceği alanlar yok ( = Değeri yok)
Tesisler yok veya varolan tesislere girme hakkı yok ( = Sinek kadar değeri yok, sinek bile girebilir, sporcu giremez)

Federasyonu yeterli sayıda yarış yapmaz, yapsa da harcırahını ya vermez, ya zamanında yatırmaz, ya rayici düşük tutar, masrafa değmez, para ödülü yoktur, sırf yarış yapılsın diye yapılır)

Özel yarışlara federasyon desteği yoktur, rakip veya düşman gibi görülür, engellenir veya ikinci, üçüncü yılında yarış ortadan kaldırılır.

1. Geleneksel ... yarışı diye saçma isimlerle karşılaşırsınız çünkü 2. yıl yapılacağı belli değildir.

Sporcu bakar, ülkesinde yılda 2 maraton vardır, yurtdışında 5000 tane. Oradaki rakiplerinin neden daha iyi olabileceklerini kavrar ve biraz dili de varsa yurtdışındaki makul yarışlara gitmek ister. Ülkesine bakar, destek olur mu diye, arkasında kimseyi göremez. Yurtdışı gümrüklerinde sürünür, mülteci olmadığını inandırana kadar dil döker.

Her yarış sonunda kaçıncı geldin diye soran binlerce geniş görüşlü dostu vardır. Çünkü bizim ülkemizde sıra sayı sıfatı önemlidir, yani nicelik önemsenir, niteliği takan yoktur. O yarışı nasıl kazandığı kimsenin umrunda değildir, ister sakatlansın, ister doping kullansın (ama ortaya çıkmasın), ister hile yapsın, ister hakemi satın alsın. Yensin de ne olursa olsun!

1.gelmemişsen vay haline. 2. veya 3.gelmişsen yine de sana yüzsüzce fırça atacak antrenörlerin vardır ülkede, pedagojiden, empatiden bihaber olan.
Hele 4. ya da 5. olmuşsan, bittin! Hiç katılmamış ol, sakat ol daha iyi. Oğlum, kızım biz seni niye oralara kadar götürdük, cebimizden masraf yaptık, sen gezesin, fotoğraf çekilip hava atasın diye mi?
Kazanasın diye!

Sanki her yarışta 1.olmak zorundalarmış gibi bir AĞIR misyon ve sorumluluk yüklenir sporculara. Onlar da bakar, demek benim değerim yok ve 1. olmadıkça değerim asla olamayacak, adımı ancak böyle duyurabileceğim, ödülleri ancak böyle kazanabileceğim, 2.olarak bile ülkeme dönsem kimse yüzüme bakmayacağı gibi bakanlar da sadece koca bir yuh çekecek, benim o zaman ne olursa olsun 1.gelmem lazım deyip gereğini yerine getirirler.

Eh bu insanlar, insanüstü varlık değiller ki. Öyle sanayide parça taktırıp modifiye etmeye, soba borusu egzozla kuru gürültü yapmaya benzemez. Rakibin çok sağlam, disiplinli çalışıyor, çok yarışa katılıyor, erken yaşta başlıyor, ailesi, arkadaşları, eşi, ülkesince destekleniyor, sadece morali senin 10 katın önünde! ve bir sporbilimci olarak araya bilgi ekleyeyim, birçok spor branşında motivasyon, kondüsyondan çok daha önemli bir performans belirleyicisidir.

Hala herkes Aslı'yı suçluyor. Aslı unutulacak başkaları gelecek fakat sorunun sebebini algılayamadığınız sürece siz sadece yeni günah keçileri bulmakla meşgul olup kaybetmeye devam edeceksiniz.

Ekleme : Bu bir insan, bir vatandaş ve bir sporcu, hırsız değil, vatan haini hiç değil. Burada doping'i meşru göstermiyorum, aksine kültürün "yabani" olduğu spora ve dolayısıyla sporcuya, sırf tv'de ve uluslararası arenada boy gösterebilecek kadar yükseldiğinde gösterilen samimiyetsiz, yapmacık ve çıkar sebepli anlık aşırı hayranlığı dile getiriyorum. O sporcu, yükselmeye çalışırken, hiçbiriniz, devlet yöneticileri de, halk da dahil, yanında değildiniz, o zaman şimdi bırakın bu yersiz gururlanmayı, çünkü o kişi oraya size rağmen ve ancak dopingle çıkabildi.

Suçlu kim? SPOR BAKANLIĞI, BAĞLI BULUNDUĞU FEDERASYON YETKİLİLERİ ve üstte büyük harflerle yazılı herkes.

Karşılıksız ve koşulsuz sevmeyi, değer vermeyi öğreneceğiniz gün, zaten kazanan siz olacaksınız.



Tam 100 yıl gerimizde yaşamış fakat bizden 100 yıl bile ileride bir zekaya ve bilince sahip Atatürk'ün spor üzerine söylediği sözleri bu vesileyle hatırlatalım;

Yeni neslin fikri ve bedeni eğitimi için genç dernekleri ve izcilik ele alınmalıdır.
Gençler 12 yaşından itibaren esaslar dahilinde yetiştirilmelidir.
Beden eğitimi okullarda programlı olmalıdır.
Spor kulüplerinde sağlığın korunması, spor fizyolojisi ele alınmalıdır.
Spor kulüp başkanları siyasetin dışında kalmalıdır.
Beden eğitimi ders Saatleri arttırılmalıdır.


Fatih Buzgan
Online Kişisel Antrenör @ http://www.fatihbuzgan.com
2:45 Maratoncu ve Half Ironman


Diğer faydalı makalelerim için tıklayın: http://fatihbuzgan.blogspot.com